Magda Szabó: Yazmak mı yaşamak mı, işte bütün mesele bu

On dokuzuncu yüzyıl Avrupa romanı bütün romansların mutlu sonlarına galebe çalan kadın intiharlarıyla sonlanır genelde. Gerçekçi roman “onlar ermiş muradına” ile başlayan her masalın acıklı sonunu göstermeye ant içmiştir. Emma Bovaryler, Effi Briestler, Anna Kareninalar ve elbette Bihterler modern kamusallığın kadının önüne serdiği “tüketim hayatı”nın ve “özgür aşk”ın kurbanları olarak mutlu sonları yalnızca ucuz edebiyatın hülyalı okurlarına bırakmışlardır.

İntihar etmek için ille de genç ve güzel olup beyhude bir aşka düşmek mi gerekmektedir peki? Andığımız romanlara bakılırsa öyle… Öylesine hayat dolu, öylesine ölümden uzaksınızdır ki ölümü çağırmanız bir meydan okuma, trajik bir eylem sayılacaktır.

Ama ya hayatın zaten yavaş yavaş geri çekildiğini, ölümün inkar kabul etmeyecek o korkunç kesinliğini güçsüz bedenlerinde duyan yaşlılar için intihar trajik bir son olmaktan çıkar mı?

HATIRALAR AKTARILMAZ

Kocası Vince’nin ölümüyle birlikte Etelka Szöcs aşina taşra yaşamını ardında bırakmak zorunda kalmıştır. Doktor kızları Iza, hiç tereddüt etmeden ve ona sorma gereğini bile duymadan annesi için Budapeşte’deki hayatında yer açar. Etelka geride bıraktıklarının hüznü, yeni hayatın heyecanıyla doludur. “Yaşlı insanların inandığı hiçbir şeye inanmayan” ve “her zaman her şeyi onlardan iyi bilen Iza” annesinin geri kalan hayatını nasıl geçireceğini bütün ayrıntılarıyla planlamıştır.(1)

Yaşlı kadın yeni düşlerle sarmalar kendini; Iza’nın Budapeşte’deki dairesini düzenleyecek, eve yorgun gelen doktor kızının hayatını kolaylaştıracak her şeyi yapacaktır. Elbette ki Budapeşte’deki odasına eşyalarını, çok sevdiği Vince’sinden kalan hatıraları da götürecektir. Her ne kadar Iza “Hatıralar kimseye aktarılamıyor maalesef” dese de Etelka yaşlı bedeninin hatıralarla var olduğunu bilmektedir.

Yeni yuvasındaki hayatı düşünürken duyduğu, içinde Vince’nin olmadığı sevince şaşırsa da mutludur. Iza’yla kuracağı yeni hayat şüphesiz ki eskisinin izlerini taşıyacaktır ama Etelka Budapeşte’deki modern daireye adımını attığında “Çevresinde her şeyin çöktüğü, gerçekten dul, gerçekten terk edilmiş olduğu duygusuna” kapılır:

“Her şey yok olmuştu, eski yoksulluklarından büyük bir sabırla, bitmez tükenmez bir maharet ve ustalıkla kurtarmış olduğu her şey; tahripkâr zamanı kandırma becerilerinin hiçbir tanığı kalmamıştı geriye. Odası güzeldi ve tam bir nesnellikle, hiçbir eksiğinin olmadığını, Iza’nın geride bıraktıklarının yerine yenilerini koymuş olduğunu kabul etmesi gerekiyordu. Dolabın raflarına, tıpkı yeni çarşaflar gibi naylon torbalar içinde duran, rengârenk çizgili, gıcır gıcır havlular dizilmişti. Bu olanlar korkunçtu.”

Taşradaki evlerinin şapşal tavşanı Kapitany de Iza’nın evinde kendine yer bulamaz. Etelka ihtiyaç duyduğu her şeye sahiptir ama “eşyaları yağmalanmış, soyulmuş gibi” hisseder kendini.

Üstüne üstlük şafak bile farklı sökmektedir büyük şehirde. Gökyüzü aniden aydınlanmakta, trafik gürültüsü bütün şehri boğmaktadır. Yeni günün habercisi horozlar bile yoktur.

Iza’nın Şarkısı, Magda Szabo, Çevirmen: Hakan Tansel, 224 syf., Yapı Kredi Yayınları, 2024.

Etelka hayatının bir anlamı olduğunu ispatlamak istercesine Iza’nın sınırları belli hayatında yer açmak ister kendine. Ev işlerine bakan Terez’i rakip bellemiştir. Önce yemek işini alır Terez’in elinden. Iza’nın hangi yemeği sevdiğini ondan iyi kim bilebilecektir ki? Ama Iza bildiği Iza değildir artık. İçinde gerçek bir buz kalıbı olmadığı için buzdolabına asla güvenmeyen, elektrikli ocağı hep açık bırakan, telefona öcü muamelesi yapan “ihtiyar taşralı” karşısında sabretmekten başka bir şey yapmayan bir Iza vardır Etelka’nın karşısında.

İHTİYARLARA YER YOK

Etelka’nın, bu yeni hayatta bir yeri ve işlevi olduğunu kanıtlamak için yaptığı her hamle Iza tarafından geri püskürtülür. Oysa o bütün hayatı boyunca çalışmıştır. Bir kadının hayatını dolduran ev işleri olmadan nasıl yaşanacağını bilmez Etelka. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp geceleyin el ayak çekilene kadar çalışmak, bir fabrika gibi işleyen evi çekip çevirmek, gündelik hayat denilen o mucizeyi sırtlamak kadınların hayatındaki “anlam”dır. Bütün bunlar da olmasa ne kalacaktır geriye? Etelka kendisinin yerini alacak makinelere ve bütün Terezlere düşmandır. Bütün hayatı boyunca birileri için işe yaradığını, faydalı olduğunu ispatlamıştır. Şimdi Iza ve Terez onu bu ispattan yoksun bırakmaktadırlar.

“Bayan Szöcs ev işleriyle ilgili tasaları seviyordu. Sanki ev, yemeklerin yanması, odunların ıslanması gibi türlü fesatlar karıştıran, her gün yeniden mağlup edilmesi icap eden küçük ve kötü cinler tarafından kuşatılmış gibi, başarılı bir sofranın ardından ya da ay sonunda tasarruf edilen parayı sayarken zafer kazanmış gibi hissediyordu.”

‘ESKİDEN NASIL DEĞİLSE, ŞİMDİ DE AYNI HER ŞEY’.

-Giorgio Caproni

Evdeki bütün işler elinden alınınca Etelka’ya kalan tek şey şehrin sokaklarını arşınlamaktır. Ama o zorlukla sürüklediği yaşlı bedeninden bir “aylak” yaratamayacaktır elbette. Budapeşte’de tek sevdiği, daha doğrusu anlayabildiği yer şehrin meydanı olur. Meydan Etelka’nın bildiği işaretlerle doludur. Hemen her gün aynı saatte gelip aynı yere oturan ve aynı saatte evlerinin yolunu tutan yaşlılar Etelka’ya tekrar taşranın zamanını hatırlatmıştır. Meydandaki sahnede, taşradaki yaşamda olduğu gibi hep yinelenebilen bir şeyler vardır. Nihayet yaşlılardan biri ona seslendiğinde yeni hayatına dair umutları tazelenir. Taşrasına hiç benzemeyen bu şehirde geçmişini, hayatı, olduğu gibi hayatı taparcasına seven Vince’sini, onun salon çiçeklerini, tavşan Kapitany’yi, komşularını, Iza’nın boşandığı kocası Antal’ı, ondan hep ilgi bekleyen evini, varlığını doğrulayan o sade yaşamı anlatacağı biri vardır karşısında. Anlattıkça yaşadığına inanacaktır Etelka. Yaşlı arkadaşını odasına davet eder, Iza’dan gizlediği ispirto ocağıyla kahve pişirir ona. Eve döndüğünde sevincine ortak olmasını beklediği Iza sorar: “O ihtiyar sürtüğü nereden buldun?”

Iki milyon nüfuslu Budapeşte’de hâlâ kendini zavallı taşrasında sanıyordur Etelka. Yoldan geçene sesleneceği, dert yanacağı aşina taşrasında. “Gelip yanına oturan insanlar hakkında ne biliyorsun ki?” diye sorar Iza. Gerçekten de taşraya ait tüm izler yok olmuştur kentte. Meydandaki banklarda oturan yaşlılar arasında Iza’nın deyimiyle “yarın öbür gün gırtlağını kesecek bir katil” bile çıkabilecekken Etelka nasıl olup da sokakta insanlarla ilişki kurmaya cüret etmektedir?

Etelka için kentin bütün kapıları kapanmış gibidir. Iza’nın, kendisi için her türlü konforu, iyiliği düşündüğü evinde esenlikle nefes almasıdır ondan beklenen. Ama Etelka boğulduğunu hissettiği, sevdiği, dokunduğu nesnelerle varolamadığı bu yeni hayattan kaçıp artık dönülecek bir taşrası olmadığını da anladığında her şeye son vermeyi seçecektir.

SIVI OLAN HER ŞEY KATILAŞIYOR

Szabó, adını hiç anmaz ama Iza’nın katılığında beş yıllık kalkınma planlarının coşkusuyla gözünü hep ufka diken sosyalizmin katılığı vardır. Iza’nın, yani sosyalizmin gözünde hatıralar bir hiçtir çünkü artık umut veren bir gelecek vardır. Taşra ve onun temsil ettiği her şey düşman bir geçmişi çağrıştırmaktadır. Makinenin, otoyolların, modern ev aletlerinin, fabrikaların çağrısıyla büyülenen yeni insanın hayatında Etelka’ya, şapşal tavşan Kapitany’ye, herkesin birbirini selamladığı taşra yollarına yer yoktur. Gelecek projesi gençliği işaret eder hep, güçlü bedenlere, ışıltılı yüzlere… Üretimin dışında kalan herkes bir köşeye çekilp ölümü beklemeye mahkûmdur.

Hastanede ölüm döşeğinde yatan Vince’nin başucundan bir an olsun ayrılmayan Lidia, şimdi Iza’nın eski kocasıyla beraberdir. Bir zamanlar kahraman olarak gördüğü idealist Doktor Iza Szöcs’e bakıp Antal’ı, Domokos’u ve Etelka’yı can havliyle ondan uzaklaştıran o katılığı keşfeder Lidia:

“Tanrım, acıyı yuvasından ve dünyadan kovmak amacıyla kendine dayattığı katılıktan ne kadar çok çekmiş olmalıydı! Ne yürek sızlatan şarkıların ne de insanı yuuşatan hatıraların sarsabildiği o elmas sertliğinden! Aslında bir açıklama, bir referans, şimdiki zamanın bize sorduğu bulmacanın cevabı olmasına rağmen geçmişin bize düşman olduğuna inanan zavallı yaratık.”

Bu zavallı yaratık “Ölüme uzanan dar yolda adını dahi unutması için ne yapmıştır” Etelka’ya?

SADE HAYAT

Iza, aydınlanmış katılığında yalnız değildir. Szabó’nun ‘Kapı’ adlı romanının anlatıcısı Yazar, evine temizliğe gelen yaşlı Emerenc’i anlamak konusunda aynı katılığı sergiler.(2) Edebiyat tarihinin en olağanüstü kahramanlarından biri olan Emerenc, aydınlanmış, kültürlenmiş doğaya karşı bir anlamda el değmemişliği temsil eder. Korumak istediği geçmiş, evinin hiç açmadığı kapısının ardında koruduğu nesneler, hayvanlar modern hayatın müzelerinde sergilenecek değerde değildir.

Tanrı, Papa, kral ya da noter olsun, her türlü iktidardan, sınırlardan nefret eden ve bir “aydın düşmanı” olan Emerenc, evini temizlediği yazar ve kocası için, daktilonun ekmek paralarını çıkardıkları bir makine olduğuna ikna olunca kalkanlarını indirir.

Kapı, Magda Szabo. Çevirmen: Hilmi Ortaç, 240 syf., Yapı Kredi Yayınları, 2024.

Emerenc için gündelik hayatı yürüten şey emektir. Onun dışında her şeye şüpheyle bakar. Kültürevindeki konuşmasından sonra yorulduğunu, bu yüzden de kendisini görmeye gitmeyeceğini söyleyen Yazar’a kafa ve kol emeği arasındaki farkı anlatır: “Neden yorgun olacakmışsınız? Esas yorgun olanlar sizi dinlemek için o saate kadar hayvanlarını yemleyip, sütlerini sağıp, ahırlarda döşekleri değiştirip, sizin gibilerin en ufak bir fikrinin bile olmadığı beş milyon işi hallettikten sonra kültürevine gitmek zorunda bırakılan o zavallılardır. Siz ise yalnızca abuk sabuk konuşmayı bilirsiniz.”

Entelektüelin sade hayat karşısında sürekli tekleyen, ıskalayan, beceriksiz bir hali vardır. Emerenc de Yazar’ı aptal ve beceriksiz bulur. Gerçeklikten kopuktur entelektüel. Kendi başına hayatını sürdürmeyi beceremeyecek kadar asalaktır.

‘Katalin Sokağı’nın Balint’i de karısı İren’in her şeyi akıl ve irade süzgecinden geçirmesine isyan eder: “Hayatın en basit yanlarını bir türlü kavrayamıyorsun İren, bu korkunç bir şey! Yaşamı! Ölümü! Tertemiz suyu! Bunları yani! Hayat okul değil İren! Hayat köşeli kurallar içinde cereyan etmiyor.”(3)

Varoluş basittir ve bu basitliğe şükran duymak gerekmektedir, suya, havaya, ağaca… Hayatı analiz çabası yabancılaşmadan başka bir şey getirmeyecektir. Ve ilginçtir ki yeni hayatın idealist katılığını genç entelektüel kadınlar taşır Szabó’nun romanlarında. Onlara isyan edenler de genelde erkekler ve yaşlılardır.

GÜNDELİK HAYATIN ‘BULUNTU’LARI

Emerenc, zamanla Yazar’a sevgiyle bağlanır. Ve Emerenc için sevgi hayatındaki her şey gibi nedensiz ve sınırsızdır. Bu yüzden bulduğu nesneleri Yazar’ın evine taşır. Bu ona olan sevgisinin, bağlılığının göstergesidir. Emerenc nesneleri bir “küratör” gibi evin her yerine yerleştirir. Yazar’a düşen de bu sanat eserlerini kocasının görmemesi için ortadan kaldırmak ya da kamufle etmektir. Eve getirdiği köpek heykelciği Yazar tarafından “kitsch” diye nitelendirilince, kitsch’in ne anlama geldiğini açıklamasını ister Emerenc. Hiçbir koşulda pes etmeye niyeti yoktur. Peki, dosya dolabının üzerine taktıkları ve dostlarına göstermekten pek hoşlandıkları pirinçten aslan başı nedir öyleyse? Toprak altından çıkarılan kırık çanak çömleği vitrinde sergilediklerine göre, köpek heykelciğinin bir kulağının kırık olmasını dert etmemeleri gerekir. Hem çizmenin şemsiyelik olarak kullanıldığı nerede görülmüştür? Emerenc, gerçeği, yani bu özgüvenli yazarın kocasından korktuğunu, bütün gün evde onu kızdıracak izleri ortadan kaldırmakla uğraştığını da keşfetmiştir.

Szabó’nun entelektüel bilgi ile hayat arasında kurduğu gerilimli ilişkide hayat hep bir adım öndedir. Muhafazakâr bir nostaljiye mi tutulmuştur Szabó? Horozun ötüşüyle başlayan taşra zamanlarına, değişmezliğe, aşinalığa? Savaş sonrası yıkıntılara sırtını dönen ve mucizevi geleceği çağıran yeni hayatın aksine, o inatla yıkıntıların önünde durmayı, nesneleri, tüm canlıları Nuh’un Gemisi’ne doldurup orada, zamanın durduğu o güvenli sığınakta beklemeyi yeğler. Yeni olanda yavan, sonradan görme bir şey vardır, her şeyi katılaştıran bir soğukluk…

Geçmiş, daha doğru deyişle anılar sihirli sözcüktür Szabó’da. ‘Katalin Sokağı’nın sakinlerinin hayatında savaşın yıkıp yok ettiği, sonrasında yepyeni apartmanların süslediği sokaklarından ayrıldıktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Savaş ve sonrasında dikilen görgüsüz apartmanlar onlara ait her şeyi alıp götürmüştür. Ölüler bile sokağa ve anılara geri dönerler.

SEN YAPRAKLARI DANS ETTİREBİLİR MİSİN EY SANAT!

Hayalet Henriett, Katalin Sokağı’na geri dönüp yeni binalar için kesilen ağaçları evlerine çağırır. Eski evleri de. “O andan itibaren de yine mevsimler nasıl gerektiriyorsa, öyle davranmaya” başlarlar. Yeninin değmediği bir zaman akıp gider Szabó’nun romanlarında. Hayat denilen o muhteşem yalınlığın karşısında olan her şeye düşman gibidir. Parti broşürleri, kalkınma planları, söylevler, sıkılmış yumruklar… Emerenc’in Yazar’a karşı savunduğu “gerçek sanat”ın peşindedir belki de. Emerenc beraber gittikleri bir film setinden sonra, bağıra çağıra sanatı ve sanatçıları yalancı ve üçkağıtçı olmakla suçlar. Çünkü görmüştür, aslında hareketsiz olan kavak ağaçlarını helikopterin yarattığı rüzgarla hareket ettirmişlerdir. İzleyiciyi bütün bir ormanın dans ettiğine inandırabilecek kadar sahtekârdırlar. Oysa gerçek sanat ve sanatçı yaprakları yapay bir rüzgârla değil, sözcükler yardımıyla hareket ettirebilene denir Emerenc’in sözlüğünde.

Katalin Sokağı, Magda Szabo, Çevirmen: Tarık Demirkan, 208 syf., Yapı Kredi Yayınları, 2023.

Helikopterin yaydığı rüzgarla “ideoloji”nin kastedildiği açık. Belli ki dönemin sosyalist gerçekçi sanatı Szabó için ancak helikopterin rüzgarıyla yaprakları hareket ettirme gücüne sahiptir. Sanatçının, yaprakları hareket ettiren büyülü sözcüklerinin her türlü ideolojiden münezzeh olduğu düşüncesi, gündelik hayatın, ilişkilerini, sevginin, anıların, eviçlerinin, gündelik hayatın, mekânların entelektüel alanın dışında tutulmasını getirir.

Evet, Szabó’nun edebiyatı o kadar güçlü ki, yalnızca orman değil, bütün hayat dans ediyor gözümüzün önünde. Ve Gonçarov’un, sıkıntıdan patladığı 19. yüzyıl sahnesini sanatın göz alıcı renkleriyle boyamaya çalışan ama sonra hayatın büyüklüğü karşısında secde eden hercai Rayski’si gibi haykırıyoruz hep bir ağızdan: “Sade yaşam ne büyükmüş, ne korkunçmuş gerçekte!”(4) Bunu bize söyletenin, Szabó’nun eşsiz sanatı olduğunu bile bile…


1. Magda Szabó, Iza’nın Şarkısı, çev. Hakan Tansel, İstanbul: YKY, 2008.
2. Magda Szabó, Kapı, çev. Hilmi Ortaç, İstanbul: YKY; 2007.
3. Magda Szabó, Katalin Sokağı, çev. Tarık Demirkan, İstanbul: YKY, 2009.
4. Ivan Gonçarov, Yamaç, çev. Ergin Altay, İstanbul: İletişim Yayınları, 2019.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir